35 yaş

, Yazan Gökçen Öz

      Tarihe not düşülsün, naçizene bu insan evladı bu kocaaaa dünyanın bir köşesinde tam 35 yılını an itibarı ile devirdi. Güldü, ağladı, sevdi, sevildi. 






      Ortaokulda Almanca dersinde "şu anda ne olmak istersin" diye sorduklarında bir arkadaşım "15 yaşında olmak isterdim" demişti. O zamanlar büyümek matah birşeydi malum. Onüçten 15'e o koca zaman nasıl geçecekti? Biz 2 yıla sabredemezken üzerinden pıt 20 yıl geçti. Şimdi oğlum diyor ki "ben çocuk değilim, ben 6 yaşındayım, abi oldum". Oldun oldun, iyi halt ettin :)

       Ben de öyle abla filan derken baktım bir anda teyze oluvermişim. İlk defa üniversitede Cebeci'de çocuğun birisi topunu kaçırdı, top düşüverdi önüme. Babası bağırdı "teyzesi atıver bi zahmet". İşte ilk orada teyzesi oldu adım, "ne teyzesi yahu" diye de söylendim. Nasıl kızdıysam sahne hala gözümün önünde, 5. sınıftaydım. 

     Çocukluğum şimdiki bıdıklara göre hem iyi, hem zorlu geçti. Duvar tepesinde çekirdek çitleyen, hava kararınca saklambaç oynayıp "nolur anne 5 dakka " diye bağıran çocuk kaldı mı bilmiyorum. O kısmı pek keyifli idi. Etrafım beni tepesinde taşıyan şımartan nene, dede, teyze, dayı ile sarılı olduğundan anne babayı kim takardı, annem kızsa anneannem korurdu :) Bir taraftan da öyle her istediğini giyemez, öyle her istediğin oyuncağa yanaşamazdın. Çin'in daha kat edecek çok yolu vardı, oyucak dediğini baban Almanya'dan filan getirirdi. Haa bi de kalem meselesi vardı. İlk Stabilo kalemim elime 7 yaşında geçti, 3 tane; koyu kırmızı, yeşil, mavi. O kalemleri hala pek severim ama yeşilin filan modası geçti. Şimdi pembenin bile 40 türlüsü var :) O zaman google, facebook doğum günü kutlaması yapmıyor, annemciğim kardeşim ve benim için muz alıp çikolatalı pasta yapıyordu. Üzerine de yaşımızı hindistan cevizi ile yazardı.
  
        Peşisıra "hayatım nasıl olacak" kaygısı ile etrafımdaki birçok kişi gibi 10'lu 20'li yaşlarımın keyfini layıkı ile çıkaramadım, ama gücenip darılmıyorum. Bizim memlekette başka seçenek yok. Tırmalamadan oh dedirtmezler adama. Norveçli olmadığıma göre bakacaktım başımın çaresine. Dersanelerde, sınavlarda gez baba gez. Kendi gezdiğim yetmezmiş gibi zavallı anne babam da önümde. Onlar da bir taraftan "bu çocuk ne yapacak" beri taraftan geçim kaygısı ile 30'lardan 40'lardan birşey anlamadılar zannımca. 

        İlkokuldan beri arkeolog olmak istiyordum, geldiğim noktaya heli bir bak. Hala ne vakit bir ören yerine gitsem "acaba nasıl olurdu" diye düşünüyorum. Yapmadığım resimlerden, tutmadığım fırçalardan özür dilerim. O konuda yetenekli idim, kendi kendimi körelttim. Bizim polikliniğe gelip bir "ah" çeken arkeolog varsa beri gelsin, "tek sen değilsin" desin nolur :) 

        Üniversiteye gelirsek, zannettim ki tıp fakültesini kazanmak mesele. Kayıt yaptırmadan evvel bi heves gidip Morfo'nun bahçesinde Zeynep ile çay içmiştik, o kadar tıfılız ki paçamızdan akıyor çömezlik. Zannedersin ki boğaza nazır, Sıhhıye bre :) Yan masadaki kızlar "yol yakınken dönüver" misali birşey dediler, "aaa, onlara neydi". Yaz günü zavallıcıkların orada ne işi olacak, ya telafi ya büt. Tabii ben telafi, bütünleme kelimeleri ile sonra kendim tanıştım, daha tatlı oldu. Hasılı mesele o okulu kazanmak değil o okulu 6 yılda bitirmekmiş. Bana tıp fakültesinin çok güzel hatıraları, ayrıca bir uyku bozukluğu bi de kitap okuma alışkanlığımın yerle bir olması kaldı. Zaten  kadar çok okumam gerekiyordu ki bir ders notu 600 sayfa olur muydu, boş zamanda okumak neydi. Ah annemi dinlememiştim, yazıverecektim işletmeyi... Ama garip bir şekilde şeytan azapta gerek hala o taş merdivenlerden çıkarken kendimi eve gelmiş gibi hissediyorum.
Çünkü Ankara Tıp bana bir de benim gibi yanlışlıkla yolu oraya düşmüş ruhu mühendis ama kendi doktor bir yoldaş verdi. Beraber oydu buydu derken büyüdük, saçlarımız döküldü, kilo aldık. O kısımlar tamam, ama asıl olay; biz anne baba olduk.

       Fakültede bir hocam demişti anne olmayı tatmak her kadının hakkı, tabi o yaşta pek kallavi gelmişti bu laf bana. Ama ne zaman ki  Ertuğrul'u kucağıma aldım, o zaman anladım. Gerçekten bu tadılası birşey. Güzel oğlum gülünce, dünya gülüyor. Sonra da Feraye katıldı aramıza. Boncuk gözlü kızım, adı gibi gecemin aydınlığı, ayışığım. 

       30'lu yaşlarda hastalıklarla, ölümlerle tanıştım ve asıl ben annem öldüğünde büyüdüm. Canım annem. Dünyaya kazık çakmadığımı, isteklerimi ertelememem, saçmalıklarla kendimi yormayıp işime bakmam gerektiğini daima başaramasam da öğrendim, arada yoldan çıkınca bi çimdik atıp hatırlatıyorum kendime.  Şu 35 yılın üstüne kaç gün daha koyarım bilmiyorum ama tek dileğim sevdiklerim yanımda olsun, sağlık sıhhat bizimle olsun. Gerisi bize kalmış, malum "güzel günler sana gelmez sen onlara yürüyeceksin".
                                                    Gökçen
Devam Et...

Latif TİFTİKÇİ Bizim İçin Yazdı

, Yazan Mehmet metin

Tahtalı Dağı Eteklerinde Ağaçtan Bir Dünya Ve 

Riviera Park


Güzel buluşmalar tesadüfler eseri olunca, her tesadüf iyi ki olmuş dedirtiyor insana.


İzmit'ten , Urfa'dan, Eskişehir'den, Antalya'dan bir dostluk grubu olarak buluştuk ve koyulduk yola. Ocak sonu. Antalya hariç her tarafta zemheri kış. Hedefimiz Likya yolunun başlangıcı sayılan Tahtalı Dağı zirvesine ulaşmak. Antalya-Kumluca yolu üzerinde bir dağ köyü olan Beycik yol ayrımında indik dolmuştan. Oldukça yüklüyüz; çadırlar, matlar, tulumlar, yükseklerde hava soğuk ya, polar battaniyeler ve sırt çantalarımızın içinde bilumum araç gereç.  Aklı sıra Beycik'e kadar çıkacağız sekiz kilometre olduğunu bilmediğimiz o kıvrılıp giden yolu.

Tesadüfler zinciri de burada devreye girdi; parça parça oluştu köprünün ayakları.


Yaklaşık bir kilometre sonra otostop yapmaya karar verdik. Çok beklemeden uygun bir araç duruverdi. Küçücük arka kasasına doluştuk ancak bizden de kalabalık eşyalarımızla kıpırdamanın imkanı yok. Kendimize mi sahip çıksak, eşyalarımıza mı derken, bir arkadaşımızın beresi uçuverdi kafasından. Zar zor sesimizi duyurup attık kendimizi araçtan. Attık diyorum, yürümek aracın kasasında gitmekten daha kolay. Daha bir iki dakika geçmeden eski model bir araca el salladı içimizden biri, Tahtalı’ya giden yol ayrımını sormak için. Tereddüt etmeden durdu araç. Ve unutamayacağımız bir dostla da ilk tanışmamız gerçekleşti. Araçtaki kişi bölgedeki işletmelerden birinin sahibi olan Ali Beyrek’ti. Çadırda kalacağımızı öğrenince restoran ve kamp yeri olan işletmesine davet etti bizi. Ve o şartlarda sembolik sayılabilecek bir ödemeyle bir gece için gittiğimiz Riviera Park Restaurant’ta üç gece kaldık. Ayrılmak bile istemedik doğayla bütünleşmiş o yerden.


Riviera Park’a vardığımızda ağaçtan bir dünya karşıladı bizi. Etrafta giderek çoğalan beton binaların arasında insana sanki ağaçların içinde yaşarmış duygusu uyandıran bir yer Ali Beyrek ve ailesinin yeri. Tahta merdivenlerden çıkarak bir ağaçtan diğer ağaca sıçrıyoruz sanki. Değişik büyüklükte alanlar açmış Ali Beyrek asırlık ağaçların üzerlerine. İnsan kendini çınarın bir dalı gibi hissediyor. Merdivenlerden ağacın üzerine doğru yolculuk yaptıkça, hele geceleri, biz mi yukarıya tırmanıyoruz, yıldızlar mı bize doğru geliyor, şaşırtıyor insanı. Temiz, bakımlı, özenli malzemeler kullanmışlar. Her merdivenin sonundaki çardaklar ferahlık duygusunu da getiriyor yanında. Manzara doyumsuz bir panorama sunuyor bize. Bir yanımızda Tahtalı Dağı’nın bulutlara batmış görkemli zirvesi, diğer yanımızda Olimpos Dağı’na kadar uzanan kıyı şeridi. Uzansak denize dokunacağız.


Ve sıcacık bir konukseverlik. Ali Beyrek yalnız bırakmıyor bizi. İhtiyaçlarımızı soruyor sık sık. Bize ayırdığı sobalı tek göz odaya odun taşıyor durmadan. Oysa biz çadır kurmaya niyetliydik. Ne gam, sobanın ateşinde közlüyoruz soğanlarımızı, patateslerimizi. Ali Beyrek’in sıcaklığı sobadan da öte. Sohbetlerimiz bir odanın içinde, bir ağaçtan terasta sürüp gitti üç gün boyunca. Kuşaklar öncesinden yerleşmiş ataları Beycik Köyü’ne. Soyadları da oradan geliyor zaten.

Biz şehirliler açısından kendimizi ne kadar doğaya atarsak o kadar iyi elbette. Ancak Ali Beyrek, ailesi ve doğayla örtüşmüş mekânını tanıyınca, şehir daha çok dar geliyor insana.
 Latif Tiftikçi


Şubat 2017
Devam Et...

Sıcak Bir Yaz Hatırası

, Yazan Gökçen Öz

Ankara acayip bir kışı geride bırakıyor, pek çetindi. Mart bakalım neler getirecek? Havalar ısınmaya başlayınca yazı özlediğimi farkettim, geçen yaz memlekette cereyan eden olaylar herkesi olduğu gibi bizi de çok üzdü. Doğrusu yazdan pek de birşey anlamadık. Ailecek başka talihsizlikler de yaşayarak şükür deyip 2016'yı kapattık. 
2017 Feraye ile başladı, umarım ailemize ışık olur abisi gibi. Zaman sevimsizse de mekana haksızlık etmemeli. Çünkü geçen tatil döneminde kısa zamanda şahane yerler gördük ki bu yazı kısa bir rota yazısıdır. Malum rota yazıları benden sorulur, madem plan benim servis de benden olsun...


Birkaç senedir Isparta Keçiborlu'daki lavanta bahçelerini görmek istiyorduk. Çiçekli zaman Temmuz başı. Bu yıl izinler denk geldi, plana dahil oldu. Soluğu Kuyucak Köyü'nde aldık. Şanslıyız da zira akrabamız Ziya Doğan Kuyucak Köyü'ndeki lavanta üretimi ve arıcılık işinde öncülerden.




Eşi Hasibe Teyze ile bizi şahane ağırladılar. Ayrıntılı yazacağım inşallah, o zamana kadar merak edenler buradan buyursun; http://lavantabali.com.tr/ ,http://www.sabah.com.tr/pazar/2015/08/02/lavanta-kokulu-koy .

 

Sonra düştük yine yollara, istikamet Ölüdeniz. Fakat yoldaki Salda Gölü tabelalarına kanmadan duramadık, çok severiz Salda'yı. Tekrar hasbihal edelim dedik. Ertuğrul'u sudan çıkarabilene aşkolsun. Önceki Salda yazımız burada... Dönüşte son derece salaş bir yer bulup kararsız kaldık, fakat iyi ki de girmişiz. Burdur şiş gerçekten enfes yolunuz düşerse mutlaka deneyin.



Yol bizi oldukça yordu, fakat nihayet Fethiye'ye ulaştık. Niyetimiz kardeşim Talha'nın tavsiyesi üzerine Ölüdeniz Doğa Kamp'ta kalmaktı. Kampinglerden ağzı yanmış ben biraz tedirgindim fakat bu bir ilk oldu ve Doğa Kamp beni yanılttı. Burası bir aile işletmesi, gayet rahat ettik, temizdi. Konaklayanlar da genelde genç eğlenceli insanlardı.



Ölüdeniz iniş  yolunda manzara şahane. Vakit dar olduğu için etrafı pek alt üst edemedik. Ölüdeniz, Kayaköy ve Gemiler Koyu'nu gördük.



Hava çok sıcak olup bir de gebelik olunca daha akıllı uslu durduk. Yoksa o civarda yapacak çoook şey var. 

Orada 2 gün kalıp nihai durak Selimiye'ye yola çıktık. Aslında Fethiye ve çevresinde görecek çok yer var, bir dahaki sefere...
Yol üzerinde hep merak ettiğimiz bir yer daha vardı, Dalyan.



Tatilin en keyifli günü bu oldu. Vakit dar olduğu için bir tekneye binip İztuzu Plajı'na gittik. Kaya mezarları, caretta carettaler, mavi yengeçler hepsi muhteşemdi.



Çamur banyosuna mecalimiz kalmadı, yola devam edip Selimiye'ye ulaştık. Buradan sonrası klasik bir deniz, güneş kompozisyonu. Kumun bu ikilinin yanında pek yeri yok, zira her yer taş. Deniz ayakkabısı şart. Fakat yine de pek güzel, pek sakin, pek güzel, pek sakin. Kaldığımız otel de şahane idi. İşleten aile de pek nazikti.





Tavsiye eden Cansu' ya ve oğulları Oğuz ile bize katılıp tatilimizi şenlendiren Didem-Emre 'ye selam olsun... Beraber nice tatiller yapalım!


Yazıların devamı tembellik ve yorgunluk yakamdan düşer ve Feraye&Ertuğrul müsade ederlerse şayet yolda... Zira asli görevimiz oyun oynamaktır :)


Devam Et...

Bir Kasım Hatırası

, Yazan Gökçen Öz

Bazen hevesle yazılan blogların sesi kesilir. Bizde de öyle oldu. Gezdik tozduk okuduk ama paylaşmaya pek mecalimiz olmadı. İş güç yoğunluğu arttı, ortalığın hali malum, ailemize katılacak küçük kızın heyecanı ve az da olsa yorgunluğu sardı...Yakında umarım tekrar güç kuvvet toplar, klavyenin başına daha sık geçeriz.

Son zamanlarda birşeyler biriktirdim kafamda, iş de erken bitti. Yalnızlık da ayrı dava, ver elini tuzumuzbulunsun...

Aslında çok da yalnız sayılmam, şu anda 31 hflık minik kızımla beraber bir cesaret, abi ve babayı Ankara 'da bırakıp 1 ay önce "napacaksın bi başına taa oralarda" kavlinden laflara rağmen yola düştük. Olmaz olmaz doğurur muyum bir başıma buralarda bilmiyorum, ama böyle iç karartıcı senaryolar kafamdan her geçtiğinde rahmetli annemin  "ohoooo bu korkaklıkla bir halt sahibi olamazsın" uyarısı geliyor. 

Hasılıkelam aylardır başvuru için ter döktüğümden "Afrika'ya gitmiyorum ya" diyerek Essen Üniversite'ne geldim. Evvelden bir süre Almanya'da yaşamıştım, kolay olur diye düşündüm. İyi bir tercih olmuş, saçma bürokratik işleri çözmem, sigorta/kadın doğum kontrolünü vs halletmem tanışıklığımıza rağmen biraz yorucu oldu. 

Aslında tamamen sürecin kendi seyrinden başlamam Kasımı buldu, malum yaz- çiz, sonuç ayları buluyor. Aralık ortası da geri döneceğim. İyi ki de öyle olmuş. Almanya'nın en güzel zamanına denk geldim, bir de ilkbahar var tabii. Tamamen tesadüfen de daha önce beraber asistanlık yaptığım Elif de Essen Üniversitesi'nde idi şu aralar, arkadaşı Burcu ile de tanıştım. İlk günden sosyal bir çevrem oldu. Beraber çalıştığımız Bayan Geissler ise tam bir Alman teyze. Hergün bana bugün şu, bugün bu, şurada şu var, burada bu var diye bilgi veriyor. Hakikaten Kasım - Aralık aylarında takvimde sürekli bir kutsal gün var...

Geçen haftalarda Cadılar Bayramı ile başladık, sonra Aziz Martin günü geldi ki o gece çok şenlikliydi bizim sokakta. Çorçocuk ellerinde kendi yaptıkları fenerlere gece şarkılar eşliğinde yürüdüler. Sadece Alman değildi kalabalık, zira Ruhr bölgesi sanayiden ötürü çok göçmen almış. Her milletten adam var desem çok da yalan olmaz. 

11.11 aynı zamanda Almanya'da festival başlangıcı. Her kulübün vs üyesi kendi kıyafetleri ile o akşam boy gösterdi. Ben şapkalarına bayılıyorum :)





Geçen  pazar ise 1. Advent idi... (adventus=varış). Noel'den önceki 4 haftalık bir geri sayım. 4 mumluk bir çelenk hazırlanıp her pazar tek tek yakılıp Noel'e erişiliyor. Süs püs işleri adventten önce tamamlanıyor, ağaçlar ise noelden bir iki hafta evlere alınıp 6 Ocağa kadar kalıyor, 6 Ocak da 3 Kutsal Kral günü. Yine bir dini temeli var ama ne yalan söyleyeyim zerre kadar fikrim yok. Gerçi ağaçların evlerden toplanması ocak sonunu bulabiliyormuş.

Advent için hazırlanan bir de Advent Takvimi var, 1-24. Aralık arası hergün için ufak paketler, genelde içlerinde çikolata vs mevcut. Birkaç metre olup duvara asılan, üzerlerinde ufak kapıcıklar olanından yandaki EEG laboratuvarındaki koca kaseye kadar nasıl olacağı keyfe- hayal gücüne kalmış.





Şu aralar artık Noel pazarları her yanda açıldı. Her yer özellikle geceleri ışıl ışıl.






Doğrusu bu ışıltılı zamanları seviyorum. Maalesef çok gezip tozacak halim yok, hastane ev arası gidip geliyorum. Gerçi gebe olmasam hiç affetmez her haftasonu Hollanda senin Belçika benim sınırı zikzaklardım ama şimdi ancak ufak gezintilerim oluyor. Çılgınca bir alışveriş hali başladı şimdiden; hediye, dekor, yemek vs vs. Zira bizim laboratuarın bile dekoru sonbahar temasından Noel'e kaydı. Her kliniğin önünde süslü bir çam mevcut, Advent ertesi her pazartesi sabahı da 7.45-8.00 arası klinikte toplaşıp ilahi söylüyorlar...



Bayan Geissler yine ufak bir gelenekten bahsetti ki ben hakikaten bilmiyordum. Bir anlattı övdü ki anlattığı şey arşı gördü; Stollen...
Markette, pastanede görüyordum ama hiç de yememiştim. Bana göre öyle bir kek... Yılın bu zamanı dışında pek bulmak mümkün olmuyormuş. Bizim güllaç hesabı. Üniversitenin yemekhanesinde satılan stollen geçen sene ödül almış. Derdine düştük, hergün aradık sorduk; Stollen geldi mi diye... Normalde öğle arası yapmayıp boyna çalışan arkadaşım geldiğimden beri ilk defa labdan çıktı, dün beraber gidip koştur koştur Stollen aldık...
14. yüzyıla dayanan bir Alman adeti. Badem, üzüm, limon/portakal kabuğu, badem ezmesi ... içeren tatlı mayalı bir hamur. Üstü pudra şekerli. Tariflerden anladığım hazırlık aşaması zahmetli, bir de uzuuuun bekleme işi var. Birkaç hafta bekleyince daha iyi oluyor bayatlamıyormuş. Ufak olan 5,5, büyük olan 10 euro kadardı. Marketlerde satılanlar daha ucuz olup pek de bişeye benzemiyormuş. Büyük olan 1,1 kg kadar, ağır bir hamur. 
Bayan Geissler 2 büyük, ben bir küçük alıp eve yollandım. Kafensiz bir kahve yaptım, o kadar övdü madem deyip merakla bir dilim kestim. Ama yok, sevmedim:) Hafif tuzlu-hafif tatlı. Yok arkadaş onca üzüm badem hiç olmuş, ahh olsa bir aşure de yesek. Kaç yüzyıllık olursa olsun benim testimden geçemedi :) Ama seveni de bir o kadar çok, ben önyargı oluşturmayayım denk gelirse deneyin. Fakat alkol ile ilgili hassasiyetiniz varsa içine konan ıvır zıvır romda mı yoksa portakal suyunda mı bekletilmiş sormanız gerekir.




Öyle böyle gelenekler önemli, Almanlar bu hususta takdire şayan. Noel, sonra yılbaşı, sonra karnaval, sonra paskalya... Hepsini güzel güzel yaşatıyorlar. En hoş tarafı da çocuklar bu zamanlar için çıldırıyor... 
Bugünkü yazı da böyle, günlük kıvamında. Bana bir hasretlik çöktü naparsın...


Devam Et...

Yeniyıl Hediyesi Çaturanga

, Yazan Gökçen Öz

İnternet sağolsun ufak bir reklam gördüm. "Gökyay Vakfı Satranç Müzesi". Ankara'nın müze ailesinin çiçeği burnunda üyesi. 
Metin oynar ama ben satrançta hiç mi hiç iddialı değilim. 3 hamle ötesini bile hesap edemem. Amma velakin her türlü renkli obje ilgimi çektiğinden Metin'i kandırdım ki O da kanmaya hazır ve nazır; Edi, Büdü, Bidi düştük yola. Önce hastanede haftasonu viziti, zaten yol üstü, sonra verelini Hamamönü. Malum oralar iki Ankara Tıplı olarak bizim mekanlar :)
Hamamönü bizim öğrencilik yıllarımıza göre çok değişti, benim favorim Kale olsa da Hamamaönü'nün son halinden de pek memnunum. 


Gökyay Vakfı Satranç Müzesi güzel bir tarihi Ankara Evi. 2 katli binada 100 üzerinde ülkeden 500 üzerinde satranç takımı sergileniyor. İnsanın başı dönüyor o kadar çok ve renkliler ki. Bu koleksiyon 412 parça iken 2012 'de  Guinness Rekoru kırmış. Dünyanın en büyük satranç takımı koleksiyonu bizim şehrimizde. Akın Gökyay Bey 1975 yılında Milano'da tasarım bir takım edinmiş, sonrasında seyahatlerinde takımları toplamaya başlamış ve iş bu aşamaya varmış. Müze sadece sergileme amaçlı değil. Eğitim faaliyetleri planlanıyor. Hatta bu ay başında Türkiye Satranç Şampiyonası'na da ev sahipliği yapmış. Müzede bir hediyelik bölümü ve bir de cafe mevcut. Her keseye ve yaş grubuna yönelik takımlar, kitaplar, aksesuarlar mevcut. Biz de Ertuğrul için bir kitap ve bir satranç takımı aldık. Yapıştırmaları da unutmamak lazım :) İşin doğrusu benim aksime Ertuğrul'un iyi bir satranç oyuncusu olmasını çok arzu ederim. Zira  Ünlü matematikçi Pascal diyor ki ”Satranç tahtası insan zihninin jimnastik salonudur.”  


İlgimi çeken bir başka şey de tarihçe oldu. Oyunun ilk izlerine Mısır piramitlerinde raslanmakla beraber, 4000 yıllık tarih Asya'dan Hindistan'dan başlıyor ve oyun İran'da bugünkü halini alıp bir strateji oyunu olarak tüm dünyaya yayılıyor. 
Persçe ismi Çatrang, Arap dünyası ise oyuna Satranj ismini veriyor. 


Ayrıca dini baskıdan kaçan budist rahipler tarafından Çin'e oradan da Japonya'ya ulaşıyor. İlk yazılı metinler Hint Hükümdarı 2. Chandragupta zamanında yazılmış. O vakit ise oyunun ismi Çaturanga: 4 silah (Fil, savaş arabaları, süvari, piyade). 


Bilinen en eski satranç takımı Nişabur Türkistan'da bulunmuş. Oyunun Kuşhan Türkleri tarafından Hindistan'a ulaştığını bildiren yayınlar mevcutmuş. Daha ayrıntılı bilgiler için vakfın sayfasına buradan buyurun



Şemsi Tebrizi satranç oynarken

Müzeye ziyaret yılbaşına kadar ücretsiz. Bu hafta kendinize bir hediye vermeye ne dersiniz.


Ciğerci kedisi



 Her takım kendi hikayesini barındırıyor; Gargamel ve Şirinler'i, İngiliz ve Fransızları, Osmanlı ve İngilizleri, Ruslar ve Nazileri, Bin Ladin ve Bush'u, Yerliler ve Amerikalıları karşı karşıya görüp mini bir dünya tarihi turu da atabilirsiniz.




Devam Et...

Yeni kitabımızla dinozor avına devam!

, Yazan Gökçen Öz

Ufak bir seyahat dönüşü elim boş eve gitmek istemedim. Yol üzerindeki kitapçıya uğradım, rafları karıştırırken bu güzel kitap renkli kapağı ile bana el salladı.


Kendisini görüp almaya karar vermem birkaç saniye ancak sürmüştür. Tübitak kitaplarını seviyorum doğrusu, bir de kitaplar dışında dergimiz "Meraklı Minik" var tabii :)
Ertuğrul dinozorlara çok meraklı, bu kitaba da bayıldı. Kitap yumurtadan çıkışla başlıyor, sonra yavru büyüyüp başka türlerle de karşılaşıyor. Basım gayet kaliteli, sert kapak ve 10 TL.



Kitap eve geleli 24 saat oldu 5-6 defa okuduk. Bu hevesi görünce Metin  "acaba MTA 'ya yine mi gitsek dinozorlar için" diye bana soruyordu ki oğlan başladı zıplamaya "gidelim gidelim dinozorlara gidelim".
Aslında müzeyi geçen yıl gördü ama yaşı daha ufaktı. Müze ile ilgili bir yazı da yazmıştık, merak edenler buradan buyursun... 
Sabah kitabımızı aldık, attık kendimizi müzeye. Kitaptaki 2 tür dinoyu da müzede bulduk.




 Fosilleri inceledik. Kitabımızı bir de orada okuduk. 


Göktaşlarına baktık. Gezegenlerin başına gelince başladık saymaya "merkür, venüs, dünya, mars" orada kaldık, artık seneye tamamını öğrenmiş oluruz. En sevdiğimiz gezegeni seyrettik ; Satürn ama bizim evdeki adı "Halkalı Dünya".

Çıkmadı yine yörüngesinden ...

Biz gidememiş olsak da bayrağımız aya gidip gelmiş...
Öğrenmenin en güzel yolu. Müzede yenilikler de var; Planetaryum. MTA web sitesinde der ki;
Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA - www.sos.noaa.gov) tarafından geliştirilen BÜYÜLEYİCİ KÜRESEL GÖRÜNTÜLEME SİSTEMİ Dünyayı ve gezegenleri uzaydan görmek için uzaya gitmenize gerek yok! Yerkürenin jeolojik geçmişini, İklim değişikliklerini, depremleri oluşturan yerkabuğu hareketlerini, tsunami olaylarını, volkan patlamalarını, atmosfer değişimlerini,okyanus akıntılarını Simülasyon ve animasyonlarla görsel şölen şeklinde izlemek mümkün!
Gerçekten de görüntü şahane. Sabit de değil, etrafında dönüyor. Biz de taklit edip öğrendik.
Planetaryum
Geçen müze ziyaretimizde karşıdaki Enerji Parkı tadilattaydı. Artık açılmış, haberiniz ola... Her iki müze de pazartesi hariç 09-17:00 arası açık. Giriş ücretsiz. Enerji Parkı  petrol, güneş enerjisi, rüzgar turbini, hidroelektrik, enerji tasarrufu gibi konularda sergileri olan 10000 m2 lik koca bir müze imiş. Biz daha geniş bir vakit ayırmaya karar verip gidilecekler listesine yazdık. 

Eee kış uzun, müze çok :)



Devam Et...

LİVANE

, Yazan Mehmet metin

Tembellik başa bela, bayağıdır sessizdik. Güzel bir dönüş yapalım dedik :)

Biriktirdiklerimizi yazmak mesele, zaman alıyor. Bir de çorçocuk, iş güç... Malum nüfus da arttı. Artık yolculuklara küçük kızımız Feraye de katılacak. Küçük kampçı Feraye'ye abisi şimdiden dağ bayır tüyoları veriyor. Bu yıl bebiş dolayısı ile sezonu açmak için baharı bekliyoruz.

Karadeniz gezisini yazmayı bitirememiştik. Haydi bismillah devam;
Kavrun Yaylası dönüşü yeni rotayı belirleyip istikameti Artvin'e çevirdik. Yola çıkarken Arhavi'de Mençuna Şelalesi'ne uğrayıp Borçka Karagöl'de kamp yapmayı planlamıştık. Kavrun'da geçirdiğimiz 3 günün ardından Karagöl'de de kamp atacağımız için Ayder'deki kaplıcaya dönüş yolunda tekrar uğradık.

Karadeniz sahil yolundan  Ortacalar'a doğru yol aldık. Büyük ümitlerle sınırlarına girdiğimiz Artvin bizi daha büyük bir sürpriz ile karşıladı; sağanak...


Yine de tüm kararlılığımızla Kamilet Vadisi'ni izleyip Çifte Köprü üzerinden Mençuna Şelalesi'ne gittik. Şelale yolu tahta kapılı asma bir köprü ile başlıyor. Devamında patika dağ yolunu takip edip şelaleyi bulmamız yaklaşık yarım saati buldu. Bunda yağan yağmurun da etkisi yadsınamazdı. 


Yürüyüşe başlamadan üzerimize yağmurluklarımızı almıştık ama şelaleye vardığımızda artık yağmurluğun pek bi espirisi kalmadı. Sıçana döndük...



Mençuna Şelalesi'nin en yukarıdaki, en büyük kısmı 90-100 metre civarında. Fakat ufak şelaleler şeklinde devam edip Kamilet Deresi'yle buluşuyor. Şelale muhteşem, vadi heybetli, yeşilin her tonu var ama etraf çoook kirli. Çöp çöp çöp...

 

Dönüşte artık yağmurlukları da attık üstümüzden, zira olan olmuştu. Bu işe en çok Ertuğrul sevindi. İçimiz dışımız su oldu. Yağmura aldırış etmeden çamura bulanarak yürüdük. 



Arabada olabildiğince kurulanıp Çifte Köprü'ye geçtik. Yağmur tüm şiddeti ile devam ederken birkaç kare fotograf ancak çekebildik.



Üst baş çamur, ıslaklığın verdiği keyifsizlik, kuru çamaşır kalmamış olması, yola geç çıkmamız kamp kurma hevesimizi sömürdü, çadırdan bu gece için vazgeçip Arhavi'de bir otel bulduk. Otel fena değildi. Anayol üzeri büyük bir oteldi, adını unuttuk doğrusu. Şu ana kadar en çok çaba harcayarak konakladığımız otel oldu. Adamlar tok satıcı. "Ancak bir gece kalabilirsiniz" dedi resepsiyonist, "biz zaten bir gece kalacağız" dedik. Buna rağmen en az 3 defa "yarın tur var, sadece 1 gece kalabilirsiniz" cümlesini duyduk. Sabah istikamet Karagöl...

Artvin'de 2 adet Karagöl var. Biri Şavşat'ta Sahara Milli Parkı içerisinde heyelanla oluşmuş, sazan ve japon balıklarına ev sahipliği yapıyor.Diğeri ise bizim gittiğimiz Borçka Karagöl Milli Parkı. O da yine heyelanla oluşmuş. Etrafı çepeçevre orman. Doğa bir harika ama o da insan evladından nasibini çöp açısından almış. Oraya vardığımızda bırakın gölü, sisten göz gözü görmüyordu. Moraller yine dipte....



Yine de göl etrafında bir turlayalım dedik. Yürüyerek tam tur atabiliyorsunuz. Kütüklerden yürüyüş yolu yapılıyordu o zaman, şimdiye bitmiştir herhalde. Adam boyu eğrelti otları, orman gülleri, çiçekler, kurbağa yavruları, sümüklü böcekler, mantarlar...





Kendimizi yağmur ormanında hissettik, işe bir de çamur eklenince değme Ertuğrul'un keyfine.  "Macera macera" diye diye bir hal oldu, yeşilliklerin suların içine daldı. 



Tur bitiminde sağa sola bakınırken yine yolarkadaşlarımız Ebru Hanım ve Mustafa Bey ile karşılaştık. Beraberce sohbet edip kamp kurduk yine. Ertesi sabah güzel bir manzaraya uyandık, tataaaa ; sis kalkmış. Göl kenarında enfes bir kahvaltı, ufak bir kayık turu, biraz fotograf.







Yeni hedef Maral Şelalesi. Hep beraber acayip yollardan Macahel'e ulaştık. Yarısı stabilize yarısı asfalt yolları aştık. 



Yol kenarında kar bulunca tadına bakmayı ihmal etmedik :)



 15-20 dakikalık bir yürüyüş sonrası tahta küçük bir çay evi ve önünde seyir terasına ulaştık.



Şelale ile ilgili Türk Coğrafya Dergisi'nin 2009 yılı 52. sayısında bir makale yayınlanmış. Bölge ve şelale ile ilgili tavsiyelerde bulunulmuş. Maral deresi üzerindeki şelale 63 metreden dökülüyor ve UNESCO Biyosfer Koruma Alanı içerisinde. 


Manzara harika, dileyenler biraz zorlu bir yoldan şelaleye inebilir. Soğukla aranız iyiyse şelalenin buz gibi sularının oluşturduğu havuza girebilirsiniz. Keçi misali indik. Temkinli olmakta fayda  var , çünkü çok kaygan ve dik. Şükür başımıza bir iş gelmeden inip çıktık. Çocukla inmek sıkıntılı olabilir.



Dönüşte karanlığa kaldık, Muratlı Köyü'ndeki muhteşem ahşap camiyi gördük. 





Bir baktık gece çöktü. Napsak nerede kalsak derken köy ahalisi bizi misafir etti, karnımız doydu. Eskiden kalma bir dispanser varmış, kullanılmayan. İçine çadır kurup orada kaldık. 
Sabah erkenden Ankaralı arkadaşlarımızla vedalaşıp Batum'a yollandık. Velakin sabah erken saat olmasına rağmen gümrük ana baba günü. Ertuğtul'un nüfus cüzdanında fotoğraf yoktu. Pasaport da almamıştık. Hopa'ya git, fotograf çektir, nüfus cüzdanını yenilet geri gel, sıraya gir. Üşendik. Doğrusu pilimiz de bitti. Batum başka bahara kaldı. 
Eve dönelim derken bir de baktık ki Sinop tabelası :)

Devam Et...